Günlük, düzen, biriktirme

November 22, 2005

Hayatta para dahil hiçbir şeyi düzgün tutamadım, biriktiremedim. Birtek eski anıların olduğu bir poşet, birde özel bir kutu çok ilginç biçimde yaşamayı başarıyor. Sanırım bu günlüğü de o yüzdne tutuyorum, hayatta hiçbir eşyaya fazla değer vermedim, ama unutmak istemediğim şeyler var. Bu blog’u başkalarının okuması için değil, benim unutmamam için yazıyorum.

Günlük tutmayı beceremediklerimin başında geliyor. Zaten el yazım tuttuğum günlüğün sonradan okunmasını imkansız hale getirirdi. Bu yaz folklor kulübüyle birlikte otobüsle ispanya’ya gidip geldiğimizde Dağlar ile birlikte bir günlük tuttuk. Aslında bizim günlüğümüz ama biz tutmadık, başkalarına tutturduk. Böylece, günlük tutamayan benim bir günlüğüm oldu :) başkalarının bizim hakkımızda yazdıklarından oluşuyor.

Bilgisayar çocuğuyum ben, yazı yazmayı bilmezken dos’ta oyun açmayı öğrenmiştim. Daha doğrusu elimde oyun açmak için gerekli olan komutu bilgisayara geçirmeye çalışıyordum.

İlk günlüğümü de bilgisayarda tutmaya çalıştım. O zamanlar PW diye bir program vardı, şimdilerin Word’ü oluyor. Disketlere kaydettiğimiz dönemden bahsediyorum. Tabii ki sadece 1 gün vardı o günlükte, o da kayboldu :)

Aslında bir blog’um daha var, bir arkadaşımla birlikte tutmaya yeltendik. Genel olarak insanların beğendiği, sahip olmak istediği “farklılık” konseptinin eninde sonunda dönüp nasıl göte girdiği üzerine bir blog idi.

Neyse konuya gelelim, bir yaşlı adamın gizli defterine hoşgeldiniz. Burada sizin de kalbinizi ısıtacak hikayelerle sıcak saatler geçirmenizi sağlamak istiyorum. sıcak, çok sıcak, daha da sıcaaak olacak. Ow yeahh. Dub dis dub dis..

Ha hatırladım, pek iyi bir yazar sayılmam. Sadece istediğim zaman iyi yazabiliyorum, onun için de zaman gerekiyor. Genellikle çok uykum varken yazarım çünkü ancak o zaman yazmaya başlayabilirim.

İlk hikayemi babaannemin bir öğretmen arkadaşı sayesinde yazmıştım. Yazmayı düşündüğüm bir hikayeyi görüp (ki ben ilkokul 2 ye gidiyordum), ilkokul 5′deki öğrencilere dağıtmak üzere bir kitap hazırlamamı istemişti.

Hayatımdaki ilk anlaşmayı da o zaman yaptım. O kitap için bir para aldım ve eğer kitabı teslim etmezsem o parayı geri verecektim.

İnsanlar benden birşey beklerken, kendimi zorunlu hissederken birşey yapmayı hiç sevmedim. Genelde de yapamam. O kitabı da yazmadım, parayı da kimse geri almadı :) Ama hikayeyi hala hatırlıyorum. Babaanem ingilizce öğretmeni olduğu için yabancı bir arkadaşı bizde kalmıştı. Çocuğunun adı Adam’idi. “Bildiğimiz ADAM gibi mi yazılıyor?” .. Bu sorumu hala hatırlıyorum :)

Neyse hikayemde de Adam adında bir çocuk Comodore da oyun oynarken oyun evrenine giriyor, bir transformatör (!) aletinden geçtikten sonra üstün güçlere sahip oluyor. (çünkü o oyunda herkesin üstün gücü var ama Adam küçük bir çocuk (ben ben ben !!) olduğu için öyle güçleri yoook. yaaaa !!) Bu güçler sayesinde uzay gemileriyle savaşıyor, (bir nevi starwars ve spacejam karışımı yapmışım :) ) parçalanan uzay gemisi uzay fizyonu sayesinde (salla babam salla, bu aletin adını da babamın anlattığı bir masaldan almıştım) tekrar toparlanıyordu. Bir nevi 1 hakkım giderek oyuna devam ediyordum.

En sonunda herşeyin bir rüya olduğu ortaya çıkıyordu ama uyandığımda o rüyadan kalma bir hatıram oluyordu. (şimdi hatırlamamakla beraber muhtemelen bir iz, bir eşya veya commodore ekranında bir mesajdı)

Eh, şimdi izlediğimiz çoğu film senaryosuna benziyor aslıdna :)

Peki ne demek istiyorum? Bu blog çoook çok kısa sürebilir, daş düşebilür ayu çıkabilür.


görülmesi gereken bir animasyon

November 21, 2005

http://media.putfile.com/An-Eye-For-Annai

tatlı :)


Kimdi giden kimdi kalan ?

November 21, 2005

Sevdiğim insanların büyük bölümü benden uzağa gitti.

Bu konuya karşı bir zaafım var. Küçükken İzmir’e taşınmamla birlikte ayrılıklar başladı. Ayrılıklara alıştığımdan olsa gerek, çok yakın olmuyorum genelde.

Şimdi de ReklamGiy’deki iki ortağım gidiyor. Fatih ve serçin. İkisi birden canada’ya dil okuluna gidecekti ancak Fatih’in vizesindeki sorun nedeniyle Asker’e gitmeye karar verdi.

Serçin’i geçenlerde yolculadık.

Fatih de gidiyor.

Kimdi giden, kimdi kalan..
giden mi suçludur her zaman ? [Aylin aslım şarkısı sanırım]

Gidenlere karşı bir zaafım var, özlüyorum…

Hoşçakalın,

Fatih, Serçin, süper günler geçirdik oluuuum… :) Neler başardık, neler başaramadık :)


Deşifre programındaki uyuşturucu müptelası çocuk

November 21, 2005

Rock n coke 2005 ‘de coca cola için bir film çektik. Yazın staj yaptığım targetyouth firması coca colaya bir film çekiyordu ve başrolda oynadım. Zaten başka rol yoktu :) geyik, çoğu doğaçlama ve eğlenceli bir film. Aslında kısa kısa birkaç film. Cocacola dvd sini hazırlayıp tanıtım filmi olarak gönderecekmiş.

Neyse film komikti ama daha komik bölümü, birkaç tanıdığımın beni yaklaşık 1 hafta önce Star TV de yayınlanan deşifre programında görmeleriydi. Programın konusu: RocknCoke da uyuşturucu tuzağı.

Doğaçlama sahnelerin birisinde bir StarTV muhabiri bayana giderek (ki bir müzik programı yapıyormuş) muhabbet etmiş, geyik çevirmiştim.

Deşifreyi izlemedim ama dediklerine göre üzerinde” gizli kamera” yazan bir görüntüymüş. Targetyouth programın kopyasını istetmiş, bekliyoruz.

İşin ilginci bütün gün etrafımda 2 kamera, 1 yönetmen ve yönetmen yardımcısı dolaşırken hangi ara gizli kameraya görüntü aldılar. Almadılar tabii ki, sallama bir haber daha.

Bu aralar medyadan çok rahatsız oluyorum. Hep seyirciye oynuyorlar, evde işi gücü olmayan insanlar üzerinden prim yapıyorlar. Star ve son zamanlarda hürriyet gazetesi aynen böyle.


Ejderha ve erkek

November 21, 2005

Yazı beğenisi: 5 üstünden 4.018 (eheh)

not: Ekşi sözlüğün yayın organı ekşi derginin hazırlıkları yapılırken aylık bir yayın olması planlaıyordu. Bu yazı da oraya girmesi için yazılmış ve kabul edilmişti. Kerem beyit tarafından da buraya koyduğum ilustrasyonu yapılmıştı. Ancak dergi haftalık hale gelince yazıların formatı değişti ve artık bu yazının konulması düşünülmüyor. İyi de olmuş, süper bir yazı değildi. O yüzden bende buraya koyuyorum. Çizimin hakları Kerem Beyit’e aittir.

[Başlık] Ejderha ve Erkek

Kılıcımı kınından çıkartıp ejderha’ya doğrulttuğumda elim titriyordu.
Bir yandan karizmayı korumaya çalışıyor, öbür yandan kıçımdan akan
terleri hissediyordum.

Mutlu ve sakin çocukluğumun büyük bölümü hayal ürünü hikayeler okuyarak geçmişti. Çizgiromanlar, savaşlar, uzay gemileri, lahmacunlar ve soğuk füzyonlarla süslenmiş müthiş bir çocukluk evresi içinde dergilerin rolu büyüktür. Elime aldığım bütün dergileri iyicene kurcalar, resimlerine defalarca bakardım. Onlardan neler öğrenmedim ki? Hayaller, ejderhalar, gerçekler ve cinsellik. İşte içinde bulunduğum bu karmaşık durum da aynı dergilerin sonucudur.

Ortaokul muhabbetleri, köşebaşındaki bakkaldan alınan erotik dergiler,
hocalara yakalanmalar, vcd’ler derken artık tam bir erkek olmuştum.

Dergiler ve erkeklik konusndaki çalışmalarım sonucunda “bu sene okul doldu, oğlunuzu alamıyoruz” gibi gerzek bir cümleyi müdür yardımcısına kurdurtmayı bile başarmıştım.

Oysa dergiler bana sadece gerçekleri öğretmişti. Derste kafa ütüleyen hocanın akşamları ne yaptığını, mini etek giyen sarışın çıtır Almancacı’nın ne mal olduğunu, kısacası bütün sırları öğrenmiştim. Dünyanın benden saklayabileceği hiçbir şey kalmamıştı! İşte bu bilince ulaşmamla birlikte atıldığım savaş deneyimi sırasında başıma gelenler, dünya ve gerçeklik hakkında bilmediğim kapıları
aralayacaktı.

[Alt başlık] Laf söyleyenin…

Bütün sırları bildiğime göre, yapmam gereken tek şey kılıcımı çekip
ejderhalara saldırabileceğim günü beklemekti, çünkü aciz vücudum henüz
savaşa girecek yeterliliğe ulaşmamıştı. Sabırsızlık içinde geçen
günlerimde bildiklerimi tekrar ediyor, sevgili kılıcımla alıştırmalar
yapıyor ve onu her gün parlatıyordum. Çalışmalarım sonucunda gün gelip bileklerimin güçleneceği, bu sayede daha büyük bir kılıç taşıyabileceğime
inanıyordum.

Savaş hazırlıklarına 4 bir elle asılmışken köyün yaşlı büyücüsünün
bana internet adında sihirli bir kitap vermesi olayları bir daha geri
dönüşü olmayan bir boyuta sürükleyecekti. Bu kitap bugün bile ne
olduğunu tam olarak anlayamadığım bir dünya çıkartmıştı ortaya.

Bir anda aklım karışmış, tarihe altın harflerle yazılmasını
planladığım koca hayatımın daha ilk adımlarında tökezlemiştim. O güne
kadar duyduklarımın, gördüklerimin ve içgüdülerimin bana hep bir şovalye
olup ejderhalarla savaşmamı söylemesine rağmen, bu kitabın
gösterdikleri amacım hakkında şüpeye düşmeme neden olmuştu.

Sihirli kutu sayesinde açılan dünyada ejderhalar, elfler, cüceler (!),
Unicorn’lar ve aklımın alamadığı birçok karakter vardı. Artık kiminle
kimin savaştığını, iyi tarafın hangisi olduğunu, kimin yenmesi
gerektiğini anlayamıyordum. Bütün dünya delirmiş gibi birbirine
kılıçlarını çekip, wu tien bao* [* çin
mitolojisinde tavşan kılığında homoseksuel tanrı] adına
savaşıyorlardı. Ne olduğunu anlamadan merakla bu savaşları izliyor,
hangi köşede durmam gerektiğine dair kesin kararlarımı tekrar
ediyordum: Ben şovalye olacaktım, erkek gibi dövüşecektim.

[Alt başlık] Kılıç kuşananındır.

Aklımın karışık olmasının nedeni kitap sayesinde girdiğim Orta Dünya’da dengelerin ve ırkların çok farklı olmasıydı. Her ırkın kendine has özellikleri ona ek
yetenekler kazandırıyor ve savaş meydanında işlevselliğini sağlıyordu.

Mesela Elfler, doğru dürüst bir kılıç kullanamayan, hafif silahlı, güzellik konusunda +2 ile başlayan hafif tiplerdi. Ancak güvenmeye, sırt sırta verip savaşmaya gelmiyordu. Tüm Orta Dünya içerisinde Ejderhalar ile savaşmayı istemeyen tek ırk onlardı.

En çok cüceleri gördüğümde şaşırmıştım. O küçücük boylarına rağmen
kocaman silahlarıyla düşmanlarına kök söktürüyorlardı.

Unicornlar aslen binek hayvanı olarak kullanılmalarına rağmen, sinirlendikleri
zaman kendilerini savumayı iyi biliyorlardı. Hatta inanmazsınız ama,
şu garip çocuk o kitapta Unicorn’un Ejderha’yı yendiği günü bile görüp
şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı.

Yıllar tahmin ettiğimden yavaş geçiyor, maceraya atılacağım büyük günü
düşlediğim saatler dünyaya barış ve mutluluk getirmiyordu. Henüz yasal
olarak bir savaşa giremeyecek yaşta olmama rağmen, içimdeki şovalyelik
ruhunun doruk noktasına ulaştığı bir anda köydeki ödül avcısı Hilmi
Abi’yle anlaşıp kendimi savaş meydanında buldum.

Pişkin bir ses ile “Bol şans” diyerek sırtıma vurmuş ve beni mağranın girişine doğru fırlatmıştı. Tehlikeli mağraya girdikten sonra heyecadan ne yapacağımı
şaşırmış, sıkıntılı bir bekleyişe sürüklenmiştim. Ejderha’yı beklerken aklımdan yapmam gerekenleri son bir kez daha geçirdim:” Mert ve cesur olmalıydım” aynen bir şovalye gibi.

Ejderhanın ayak seslerini duymaya başladığımda içimdeki sıkıntı
ürpertiye dönüşmüştü. Yerlerin titreşimlerini vucudumda hissediyor,
Frodo amcanın verdiği Sting’in (kılıç) masmavi parladığını görüyordum.
Kimbilir benden önce kaç şovalyeyi öldürmüştü bu gelecek olan koca
ejderha.

[Alt başlık] Bir ejderha’nın gizli defteri

Ejderha larşıma çıktığında olanca şiddetiyle üstüme atlamasını beklediğimi
farketmiş olacak ki “Naber? dedi. Naber mi? En beklemediğim şey
olmuştu, ejderha benimle konuşuyordu. “Herhalde kötü büyücünün
işi bu” dedim içimden. Bugüne kadar kitaplarda okuduğum bütün
ejderhalar konuşmak yerine direk saldırmayı tercih ediyordu. Yaklaşık
kırk dakika sonra bu ejderhanın gereğinden fazla geveze olduğunu
farkettim. Elimde kılıcım, üstüne atlamayı beklerken muhabbet ediyor,
bir genç ejderhanın gizli defteri tadında hayat hikayeleriyle ortamı
gevşetiyordu.

Ejderhanın çocukluk anılarına kadar dinledikten sonra amacının zaman
geçirmek olduğunu anlayınca öfkelendim. Kılıcımın kınından çıkarken
çıkarttığı sert metalik ses, vahşi bir çığlık gibi “Şimdi
öleceksiniz pis ejderha” haykırışımla birleşince kötü yaratığın kanı
dondu. Yerlere yatıp “beni öldürme lütfen büyük ve güçlü şovalye”
şeklinde yalvardığına yemin edebilirdim ama sanki gülüyordu. “Aha-ha o
küçücük kılıçla mı beni öldüreceksin?” Tabii ki bu numaraya gelmemiş,
moralimi bozmasına izin vermeyerek üzerine doğru koşturmaya
başlamıştım.

Ancak bunu bekliyor olacaktı ki hemen toparlanıp duvara attığı kuyruk
darbesiyle ışıkların sönmesine neden oldu. Ne zamandır beklediğim
savaşa girmek üzereydim ancak hiçbir şey göremiyordum. Sanki her şey
planlanmışçasına savaş müzikleri kulağıma ilişmeye başlamıştı: “Sıcak,
çok sıcak, daha da sıcaak olacak”

Hiçbirşey görmediğim için bildiğim bütün büyülü sözleri söylemeye başladım. ” Das ist eine fantastiche bazooka” ve “Sende istiyor musun buz gibi kılıcımı?” büyüleriyle yere serilen ejderhanın üzerine atladım. Tam kılıcı kalbine saplayıp zafere ulaşacaktım ki, bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Migfer’imi
takmayı unutmuştum. Bir süre aradıktan sonra migferimi buldum, kafama
geçirdim.

Evet sonunda gerçekten savaşıyordum ancak ortamda ne bir elf vardı nede bir cüce. Yanlış anlaşılmasın daha kılıç tutamayan bir elf ile sırt sırta
savaşmak istediğimden dolayı değildi bu serzenişim, sadece bildiğim o
ütopik savaş anılarını canlandırmak istemekteydi bilinçaltım. Ben ve
ejderha kalmış olmamız yetmiyormuş gibi, bu yaratık benim bildiklerime
hem görünüş olarak benzemiyor, hem de savaş taktileri olarak çok basit
kalıyordu. Hayal gücümde yarattığım savaşın içine gerçek dünyada girince durumun ne kadar farklı olduğunu anlamaya başlıyordum.

Ejderhanın sağlı sollu saldırılarını başarıyla atlatıyor, ısırık
darbelerinden kaçıyordum. Bir süre sonra boşuna debelendiğimi, kılıç
darbelerime ejderhanın gülüp geçtiğini farkettim. O an içine düştüğüm
yetersizlik hissi ve hayal kırıklığı nedeniyle moralim bozulmuş,
kılıcım elimden düşmüş ve belim tutulmuştu. Kendimi çok güçsüz
hissediyordum.

[Alt başlık] Gücü hüsset, konsantre ol!

Aynı anda iki savaş veriyordum. Savaş meydanındaki ben, idealar
evrenimdeki şovalyelerle kendini karşılaştırarak asıl savaşı ortaya
koyuyordu. Lord Rocco ile Sir Şahin K. arasında gidip gelen idealar
evrenimde kendime yer bulamıyor, nacizane vücudumun uyum
sağlayabileceği bir “orta direk” şovalye imajına rastlayamıyordum.
İdealar ile gerçeklik arasındaki fark, savaşa karşı motivasyomu
azaltıyor ve durumu içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürüklüyordu. Bütün
bunlara ek olarak kıçıma kaşgöz çizsem ondan daha çekici olan Ejderha
isteksiz ve alaycı hareketlerde bulunuyordu.

Terbiyesiz ejderha kendine çok güveniyor olacak ki savaş sırasında
bile konuşuyordu. Saatlerdir başımın etini yemesi yetmezmiş gibi, “ay
hala ölmedin mi sen bakayim Roaar!” serzenişlerinde bulunması,
evrenler arası gidiş gelişimi hızlandırıyor, eksik noktaları daha da
hissettiriyordu.

Aklımdan geçen binbir düşünce bana oyunlar oynuyor, hareketlerimi
kısıtlıyordu. “Bu ejderha neden bağırmıyor?”, “Acaba kılıcı doğru mu
tutuyorum?”, “Acaba kılıcı tam kalbine saplayabildim mi?”, “Hayır
oğlum burası kalbi değil”, “Eyvah kayboldum”, “Ekşi sözlükte taş gibi
hatun var mıdır?”, “Ne zaman ölecek bu yaratık” …

Bu mantık süzgeçinden geçmez soruların cevaplarını düşünürken kendime
güvenimi yitirmeye başlamış, ümitsizliğe düşmüştüm. O sırada bir
beynimden giren, öbür beynimden çıkan o sesi duydum, “İçindeki gücü
hisset, may the force be with you” İçimdeki ses çok doğru söylüyordu,
hakketten bu benim aklıma nasıl gelememişti! Gücü hissetmeliydim çünkü
hissedebilmek herşeydi. Yere düşen kılıcımı derin bir nefes alarak
doğrulmuştum ki, “tak-tak-tak” diye kanımı donduran bir ses herşeyi
durdurdu.

Kapıda ses tonu ve kendinden emin cümleleriyle her halinden bu evrenin
tanrısı olduğu belli olan büyük kudret artık durmamızı emrediyor,
doğanın dengesi gereği Ejderha’nın gitmesi gerektiğini, zamanın dolduğunu söylüyordu. Yıllarca beklediğim savaş, cesurca bir dövüş yerine boş laf ve
kavramlar arası karmaşalar yaşarken boşuna harcanmıştı.

Onca zamandır düşlediğim bu savaş cesurca ve adam gibi vuruşmak yerine,
idealar evrenimdeki şovalyelerin yaptıklarının varolduğum evrendeki
yansımasının sorgulanması olarak geçmişti. Kendi hayal evrenimi
düşünerek yaptığım antremanlar bu deneyimimden çok daha zevkli ve
başarılıydı. Sonuç olarak sorduğum sorulara cevap alamadığım gibi,
elimde kılıcım tek başıma boşbir mağrada kaldığım an attığım çığlık,
bütün şehirde duyulmuş, midasın kulakları misali başarısız savaş
sonucum bütün şehirde duyulmuştu.

Köyüme döndüğümde ejderha’yı haklamış bir kahraman görmek isteyen
halkıma karşı boynum bükük, elim boş idi. Evime gelip yatağıma
uzandığımda, gerçek savaşın insanın kendiyle yaptığı savaş olduğunu
anlamıştım. Kılıcımı çektim ve derin bir nefes aldım…

Sembolizm:

1) Ejderha = Kadın
2) Elf = Top
3) Cüce = Cüce
4) Unicorn = At !
5) Miğfer = Prezervatif
6) Savaş = Cinsel münasebet.

Konu: Erken yaşta karşılaşılan kontrolsüz pornografik yayınların
çocukların gelişimi üzerindeki olumsuz etkileri ve yarattığı pskolojik
karmaşıklıklar.

ve aslında ilk milli oluş denemem :)