Ejderha ve erkek

Yazı beğenisi: 5 üstünden 4.018 (eheh)

not: Ekşi sözlüğün yayın organı ekşi derginin hazırlıkları yapılırken aylık bir yayın olması planlaıyordu. Bu yazı da oraya girmesi için yazılmış ve kabul edilmişti. Kerem beyit tarafından da buraya koyduğum ilustrasyonu yapılmıştı. Ancak dergi haftalık hale gelince yazıların formatı değişti ve artık bu yazının konulması düşünülmüyor. İyi de olmuş, süper bir yazı değildi. O yüzden bende buraya koyuyorum. Çizimin hakları Kerem Beyit’e aittir.

[Başlık] Ejderha ve Erkek

Kılıcımı kınından çıkartıp ejderha’ya doğrulttuğumda elim titriyordu.
Bir yandan karizmayı korumaya çalışıyor, öbür yandan kıçımdan akan
terleri hissediyordum.

Mutlu ve sakin çocukluğumun büyük bölümü hayal ürünü hikayeler okuyarak geçmişti. Çizgiromanlar, savaşlar, uzay gemileri, lahmacunlar ve soğuk füzyonlarla süslenmiş müthiş bir çocukluk evresi içinde dergilerin rolu büyüktür. Elime aldığım bütün dergileri iyicene kurcalar, resimlerine defalarca bakardım. Onlardan neler öğrenmedim ki? Hayaller, ejderhalar, gerçekler ve cinsellik. İşte içinde bulunduğum bu karmaşık durum da aynı dergilerin sonucudur.

Ortaokul muhabbetleri, köşebaşındaki bakkaldan alınan erotik dergiler,
hocalara yakalanmalar, vcd’ler derken artık tam bir erkek olmuştum.

Dergiler ve erkeklik konusndaki çalışmalarım sonucunda “bu sene okul doldu, oğlunuzu alamıyoruz” gibi gerzek bir cümleyi müdür yardımcısına kurdurtmayı bile başarmıştım.

Oysa dergiler bana sadece gerçekleri öğretmişti. Derste kafa ütüleyen hocanın akşamları ne yaptığını, mini etek giyen sarışın çıtır Almancacı’nın ne mal olduğunu, kısacası bütün sırları öğrenmiştim. Dünyanın benden saklayabileceği hiçbir şey kalmamıştı! İşte bu bilince ulaşmamla birlikte atıldığım savaş deneyimi sırasında başıma gelenler, dünya ve gerçeklik hakkında bilmediğim kapıları
aralayacaktı.

[Alt başlık] Laf söyleyenin…

Bütün sırları bildiğime göre, yapmam gereken tek şey kılıcımı çekip
ejderhalara saldırabileceğim günü beklemekti, çünkü aciz vücudum henüz
savaşa girecek yeterliliğe ulaşmamıştı. Sabırsızlık içinde geçen
günlerimde bildiklerimi tekrar ediyor, sevgili kılıcımla alıştırmalar
yapıyor ve onu her gün parlatıyordum. Çalışmalarım sonucunda gün gelip bileklerimin güçleneceği, bu sayede daha büyük bir kılıç taşıyabileceğime
inanıyordum.

Savaş hazırlıklarına 4 bir elle asılmışken köyün yaşlı büyücüsünün
bana internet adında sihirli bir kitap vermesi olayları bir daha geri
dönüşü olmayan bir boyuta sürükleyecekti. Bu kitap bugün bile ne
olduğunu tam olarak anlayamadığım bir dünya çıkartmıştı ortaya.

Bir anda aklım karışmış, tarihe altın harflerle yazılmasını
planladığım koca hayatımın daha ilk adımlarında tökezlemiştim. O güne
kadar duyduklarımın, gördüklerimin ve içgüdülerimin bana hep bir şovalye
olup ejderhalarla savaşmamı söylemesine rağmen, bu kitabın
gösterdikleri amacım hakkında şüpeye düşmeme neden olmuştu.

Sihirli kutu sayesinde açılan dünyada ejderhalar, elfler, cüceler (!),
Unicorn’lar ve aklımın alamadığı birçok karakter vardı. Artık kiminle
kimin savaştığını, iyi tarafın hangisi olduğunu, kimin yenmesi
gerektiğini anlayamıyordum. Bütün dünya delirmiş gibi birbirine
kılıçlarını çekip, wu tien bao* [* çin
mitolojisinde tavşan kılığında homoseksuel tanrı] adına
savaşıyorlardı. Ne olduğunu anlamadan merakla bu savaşları izliyor,
hangi köşede durmam gerektiğine dair kesin kararlarımı tekrar
ediyordum: Ben şovalye olacaktım, erkek gibi dövüşecektim.

[Alt başlık] Kılıç kuşananındır.

Aklımın karışık olmasının nedeni kitap sayesinde girdiğim Orta Dünya’da dengelerin ve ırkların çok farklı olmasıydı. Her ırkın kendine has özellikleri ona ek
yetenekler kazandırıyor ve savaş meydanında işlevselliğini sağlıyordu.

Mesela Elfler, doğru dürüst bir kılıç kullanamayan, hafif silahlı, güzellik konusunda +2 ile başlayan hafif tiplerdi. Ancak güvenmeye, sırt sırta verip savaşmaya gelmiyordu. Tüm Orta Dünya içerisinde Ejderhalar ile savaşmayı istemeyen tek ırk onlardı.

En çok cüceleri gördüğümde şaşırmıştım. O küçücük boylarına rağmen
kocaman silahlarıyla düşmanlarına kök söktürüyorlardı.

Unicornlar aslen binek hayvanı olarak kullanılmalarına rağmen, sinirlendikleri
zaman kendilerini savumayı iyi biliyorlardı. Hatta inanmazsınız ama,
şu garip çocuk o kitapta Unicorn’un Ejderha’yı yendiği günü bile görüp
şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı.

Yıllar tahmin ettiğimden yavaş geçiyor, maceraya atılacağım büyük günü
düşlediğim saatler dünyaya barış ve mutluluk getirmiyordu. Henüz yasal
olarak bir savaşa giremeyecek yaşta olmama rağmen, içimdeki şovalyelik
ruhunun doruk noktasına ulaştığı bir anda köydeki ödül avcısı Hilmi
Abi’yle anlaşıp kendimi savaş meydanında buldum.

Pişkin bir ses ile “Bol şans” diyerek sırtıma vurmuş ve beni mağranın girişine doğru fırlatmıştı. Tehlikeli mağraya girdikten sonra heyecadan ne yapacağımı
şaşırmış, sıkıntılı bir bekleyişe sürüklenmiştim. Ejderha’yı beklerken aklımdan yapmam gerekenleri son bir kez daha geçirdim:” Mert ve cesur olmalıydım” aynen bir şovalye gibi.

Ejderhanın ayak seslerini duymaya başladığımda içimdeki sıkıntı
ürpertiye dönüşmüştü. Yerlerin titreşimlerini vucudumda hissediyor,
Frodo amcanın verdiği Sting’in (kılıç) masmavi parladığını görüyordum.
Kimbilir benden önce kaç şovalyeyi öldürmüştü bu gelecek olan koca
ejderha.

[Alt başlık] Bir ejderha’nın gizli defteri

Ejderha larşıma çıktığında olanca şiddetiyle üstüme atlamasını beklediğimi
farketmiş olacak ki “Naber? dedi. Naber mi? En beklemediğim şey
olmuştu, ejderha benimle konuşuyordu. “Herhalde kötü büyücünün
işi bu” dedim içimden. Bugüne kadar kitaplarda okuduğum bütün
ejderhalar konuşmak yerine direk saldırmayı tercih ediyordu. Yaklaşık
kırk dakika sonra bu ejderhanın gereğinden fazla geveze olduğunu
farkettim. Elimde kılıcım, üstüne atlamayı beklerken muhabbet ediyor,
bir genç ejderhanın gizli defteri tadında hayat hikayeleriyle ortamı
gevşetiyordu.

Ejderhanın çocukluk anılarına kadar dinledikten sonra amacının zaman
geçirmek olduğunu anlayınca öfkelendim. Kılıcımın kınından çıkarken
çıkarttığı sert metalik ses, vahşi bir çığlık gibi “Şimdi
öleceksiniz pis ejderha” haykırışımla birleşince kötü yaratığın kanı
dondu. Yerlere yatıp “beni öldürme lütfen büyük ve güçlü şovalye”
şeklinde yalvardığına yemin edebilirdim ama sanki gülüyordu. “Aha-ha o
küçücük kılıçla mı beni öldüreceksin?” Tabii ki bu numaraya gelmemiş,
moralimi bozmasına izin vermeyerek üzerine doğru koşturmaya
başlamıştım.

Ancak bunu bekliyor olacaktı ki hemen toparlanıp duvara attığı kuyruk
darbesiyle ışıkların sönmesine neden oldu. Ne zamandır beklediğim
savaşa girmek üzereydim ancak hiçbir şey göremiyordum. Sanki her şey
planlanmışçasına savaş müzikleri kulağıma ilişmeye başlamıştı: “Sıcak,
çok sıcak, daha da sıcaak olacak”

Hiçbirşey görmediğim için bildiğim bütün büyülü sözleri söylemeye başladım. ” Das ist eine fantastiche bazooka” ve “Sende istiyor musun buz gibi kılıcımı?” büyüleriyle yere serilen ejderhanın üzerine atladım. Tam kılıcı kalbine saplayıp zafere ulaşacaktım ki, bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Migfer’imi
takmayı unutmuştum. Bir süre aradıktan sonra migferimi buldum, kafama
geçirdim.

Evet sonunda gerçekten savaşıyordum ancak ortamda ne bir elf vardı nede bir cüce. Yanlış anlaşılmasın daha kılıç tutamayan bir elf ile sırt sırta
savaşmak istediğimden dolayı değildi bu serzenişim, sadece bildiğim o
ütopik savaş anılarını canlandırmak istemekteydi bilinçaltım. Ben ve
ejderha kalmış olmamız yetmiyormuş gibi, bu yaratık benim bildiklerime
hem görünüş olarak benzemiyor, hem de savaş taktileri olarak çok basit
kalıyordu. Hayal gücümde yarattığım savaşın içine gerçek dünyada girince durumun ne kadar farklı olduğunu anlamaya başlıyordum.

Ejderhanın sağlı sollu saldırılarını başarıyla atlatıyor, ısırık
darbelerinden kaçıyordum. Bir süre sonra boşuna debelendiğimi, kılıç
darbelerime ejderhanın gülüp geçtiğini farkettim. O an içine düştüğüm
yetersizlik hissi ve hayal kırıklığı nedeniyle moralim bozulmuş,
kılıcım elimden düşmüş ve belim tutulmuştu. Kendimi çok güçsüz
hissediyordum.

[Alt başlık] Gücü hüsset, konsantre ol!

Aynı anda iki savaş veriyordum. Savaş meydanındaki ben, idealar
evrenimdeki şovalyelerle kendini karşılaştırarak asıl savaşı ortaya
koyuyordu. Lord Rocco ile Sir Şahin K. arasında gidip gelen idealar
evrenimde kendime yer bulamıyor, nacizane vücudumun uyum
sağlayabileceği bir “orta direk” şovalye imajına rastlayamıyordum.
İdealar ile gerçeklik arasındaki fark, savaşa karşı motivasyomu
azaltıyor ve durumu içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürüklüyordu. Bütün
bunlara ek olarak kıçıma kaşgöz çizsem ondan daha çekici olan Ejderha
isteksiz ve alaycı hareketlerde bulunuyordu.

Terbiyesiz ejderha kendine çok güveniyor olacak ki savaş sırasında
bile konuşuyordu. Saatlerdir başımın etini yemesi yetmezmiş gibi, “ay
hala ölmedin mi sen bakayim Roaar!” serzenişlerinde bulunması,
evrenler arası gidiş gelişimi hızlandırıyor, eksik noktaları daha da
hissettiriyordu.

Aklımdan geçen binbir düşünce bana oyunlar oynuyor, hareketlerimi
kısıtlıyordu. “Bu ejderha neden bağırmıyor?”, “Acaba kılıcı doğru mu
tutuyorum?”, “Acaba kılıcı tam kalbine saplayabildim mi?”, “Hayır
oğlum burası kalbi değil”, “Eyvah kayboldum”, “Ekşi sözlükte taş gibi
hatun var mıdır?”, “Ne zaman ölecek bu yaratık” …

Bu mantık süzgeçinden geçmez soruların cevaplarını düşünürken kendime
güvenimi yitirmeye başlamış, ümitsizliğe düşmüştüm. O sırada bir
beynimden giren, öbür beynimden çıkan o sesi duydum, “İçindeki gücü
hisset, may the force be with you” İçimdeki ses çok doğru söylüyordu,
hakketten bu benim aklıma nasıl gelememişti! Gücü hissetmeliydim çünkü
hissedebilmek herşeydi. Yere düşen kılıcımı derin bir nefes alarak
doğrulmuştum ki, “tak-tak-tak” diye kanımı donduran bir ses herşeyi
durdurdu.

Kapıda ses tonu ve kendinden emin cümleleriyle her halinden bu evrenin
tanrısı olduğu belli olan büyük kudret artık durmamızı emrediyor,
doğanın dengesi gereği Ejderha’nın gitmesi gerektiğini, zamanın dolduğunu söylüyordu. Yıllarca beklediğim savaş, cesurca bir dövüş yerine boş laf ve
kavramlar arası karmaşalar yaşarken boşuna harcanmıştı.

Onca zamandır düşlediğim bu savaş cesurca ve adam gibi vuruşmak yerine,
idealar evrenimdeki şovalyelerin yaptıklarının varolduğum evrendeki
yansımasının sorgulanması olarak geçmişti. Kendi hayal evrenimi
düşünerek yaptığım antremanlar bu deneyimimden çok daha zevkli ve
başarılıydı. Sonuç olarak sorduğum sorulara cevap alamadığım gibi,
elimde kılıcım tek başıma boşbir mağrada kaldığım an attığım çığlık,
bütün şehirde duyulmuş, midasın kulakları misali başarısız savaş
sonucum bütün şehirde duyulmuştu.

Köyüme döndüğümde ejderha’yı haklamış bir kahraman görmek isteyen
halkıma karşı boynum bükük, elim boş idi. Evime gelip yatağıma
uzandığımda, gerçek savaşın insanın kendiyle yaptığı savaş olduğunu
anlamıştım. Kılıcımı çektim ve derin bir nefes aldım…

Sembolizm:

1) Ejderha = Kadın
2) Elf = Top
3) Cüce = Cüce
4) Unicorn = At !
5) Miğfer = Prezervatif
6) Savaş = Cinsel münasebet.

Konu: Erken yaşta karşılaşılan kontrolsüz pornografik yayınların
çocukların gelişimi üzerindeki olumsuz etkileri ve yarattığı pskolojik
karmaşıklıklar.

ve aslında ilk milli oluş denemem🙂

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s